O BİR DEVİRDİ, YAŞANDI VE GİTTİ
O BİR DEVİRDİ, YAŞANDI VE GİTTİ

              Hangi devirden bahsedeceğimi nerden bileceksiniz ki! Bana göre o devir ''hamlıktan pişmeye götüren'' bir verimli devirdi. Neler yaşandı neler... Hani böyle ifade edince birileri şöyle düşünüyor olabilir: ''Baksana bu cümlelerde nice sitemler gizli! Kimbilir ne sıkıntılar yaşanmıştır!'' hayır, hayatımın en verimli yıllarıydı İbni Sina'daki o ihtisas yıllarım. Elbette cefa çekmeden sefa olmuyor. Stefan Zweig'in eğitim hayatını anlattığı o kitabın giriş cümlesini o kadar içselleştirmişimdir ki o cümle adeta beynime kazınmıştır. Tekrarda her zaman fayda olduğuna inanmışımdır. Şöyle diyordu: ''Eğitim ve öğretim hayatıma ait mutlu ve neşeli olduğum tek bir an vardır: Kapısını bir daha açmamak üzere çıkıp gittiğim an!'' Ben de ''hamdım, piştim, yandım'' şeklinde özetleyebileceğim o yıllarıma ait beynime üşüşen ve beni ben yapan anları, tıbbi manzaraları yazmaya çalışacağım. Benim gibi birisi üzerinde emeği olan o hocalarıma vefasızlık yapabilir miyim! Hele üniversite hastanesinde ihtisas yapmış bir insan olarak o disiplinli yılları kötüleyebilir miyim hiç! Üzerinizde bütün ağırlığı ile hissettiğiniz o disiplin deyim yerindeyse bir keresteden, mobilyada kullanılacak işlenmiş bir tahtaya çeviriyor insanı...Bu samimi bir itiraf değil mi sizce! Öğrendikçe, okudukça ''pek de matah bir varlık olmadığınızın'' farkına varıyorsunuz.

            Zweig o sitemkar cümleleri kullanıyor, kapısını bir daha açmamak üzere çıkıp gittiğini ifade ediyor; bense o yılları özlemle anarım hep... Evet, bir devirdi, yaşandı ve gitti, ama giderken göğsümüze bir madalya taktı, bileğimize de altın bir halka...Belki hoş olmayan bir özlü söz, ama derler ya teşbihte hata olmaz. Söyleyeyim... ''Ayının kırk masalı varmış, kırkı da ahlat üzerine.'' Benim ''ahlat''ım da elbette bilim, üroloji bilimi... Elbette anılarımı yazarken hareket noktam bilim olacak. Elimizden tutup cerrahi teknikleri öğreten o sabırlı hocalarımızın emeğini unutmak mümkün mü! O ilim yuvasında insan elbette tatlı anıların yanında hoş olmayan durumlara, manzaralara ve sürprizlere de maruz kalabiliyor. Hani elinizde bir ''niyet ve düşünce ölçen cihaz'' yok ki karşınızdakinin duygularını ve davranış tarzını tahmin edebilseniz de ona göre bir savunma mekanizması geliştirebilseniz... Eskiler ne güzel söylemiş: ''İnsanın karası içindedir!'' Hep şuna inanmışımdır: Ne kadar insan varsa o kadar da karakter çeşidi vardır...

            Neyse... Birgün poliklinikte hasta muayene etmekteyim. Telefonum çaldı ve karşımda yeni gelen başasistan doçent Şanlı Bey... ''Hemen odama gelir misin'' diyordu. Ben de haliyle işimi bırakıp kliniğe çıkıyordum. Hani adamın huyunu suyunu bilmezsin. Odasına gittiğimde yanında oturan iki kişi için talimat veriyordu bana... ''Bu hastalara prostat biyopsisi yapmanı istiyorum!'' dediğinde ben de edebimden ve saygımdan  dolayı ''başüstüne abi, hemen yaparım'' diyordum ve başımı da emme basma tulumba gibi hareket ettiriyordum. Eee, köprüden geçiyorsun hani! Cümlenin sonunu getirmeyeyim...Tam çıkıyordum ki arkadan sesleniyordu birden... ''Burası askeri garnizon mu, başüstüne ne demek!'' şaşırmıştım... Bakışlarımı bir süre üzerinde gezdirdikten sonra kaşlarımı çatıp vücut dilimle tepkimi dile getiriyordum. O anlamıştı... Hani ''yumuşak başlı isem sanma ki uysal koyunum'' demek istemiştim. O hızla asistan odasına doğru yürüyordum. Biraz sakinleştikten sonra polikliniğe inmek niyetindeydim. Bir baktım ki kalbi dost Hamit oturuyor. Masama oturdum ve sinirli sinirli etrafa bakmaktayım. ''Ne o emi, birşeye kızmış gibisin'' diye takılıyordu. Ayağa kalkıp olayı anlatıyordum. Ona da benzeri bir davranışta bulunmuşmuş meğer... ''Hamit böyleleri için söylenmiş bir özlü söz vardır biliyor musun'' diyordum. ''Söylesene'' dediğinde sıralıyordum... ''Aptal ata binince bey oldum sanırmış, ayran da aşa girince yağ oldum sanırmış!'' Gelip sırtımı sıvazlıyordu... ''Emi bu söylediğin cuk oturdu adama!'' Bana ''emi'' derdi bizim Maraşlı Hamit kardeşim...

            Günler geçiyordu... Anılarımı yazarken hep ''birgün...'' ile başlamak belki okuyucuyu bıktırabilir, ama o ''birgün''ler o kadar hareketli geçiyordu ki insan yazsa rahatlıkla bir anı kitabı ortaya çıkar diyebilirim. Ama o söze atıf yapmadan da geçemeyeceğim. ''Çiftçinin karnını yarmışlar, 'kırk tane gelecek yıl' çıkmış.''  Ben de şöyle diyeyim: ''Asistanın karnını yarmışlar, 'kırk tane birgün' çıkmış.'' Evet, birgün sabah viziti yapmışım, koridorda bekliyorum. Bizim başasistan Şanlı Bey odasından çıkmış geliyordu. Açık prostat ameliyatı yaptığımız bir hastayı sunuyorum. Arkamızda da bir sürü stajyer öğrenci var. ''Hastanın yarasını bir göreyim'' dediğinde açıyorum. Hastanın göbeğinin etrafında belirgin bir kızarıklık göze çarpıyor. Daha biz Bir şey sormadan hasta bakışlarını başasistana doğrultarak ''hocam çok sızlıyor, canım yanıyor'' diyor. Başasistan bana baktığında ben de arkamdaki hastabakıcı Durali'ye bakıyorum. Zira bir önceki akşam vizitinde hastada distansiyon dediğimiz gaz sancısını gördüğümde Durali'ye sıcak su torbası tatbik etmesini söylemiştim. Elbette ciltle doğrudan temas etmemeli bu torba. Karına havlu sardıktan sonra tatbik edilmeli ve onar, onbeşer dakika tutulmalı... Ama Durali torbayı vermiş ve hasta da doğrudan karnına tatbik etmiş ve saatlerce tutmuş ve sonunda ciltte biraz yanık oluşmuş haliyle...

''Abi'' diyorum, ''distansiyondan dolayı sıcak su torbası koymuştuk, hasta uzun süre tutunca böyle olmuş, değil mi Durali!'' Başasistan sinirleniyor... ''Sorumlu o değil, sensin. Senin yaptığını Jivkov bile Bulgaristan'daki Türk'lere yapmaz. Burası İbni Sina, Belene Kampı değil!'' O kadar öğrencinin içinde biraz da ego tatmini söz konusu elbette...Kızarıyorum, ne desem sesinin tonunu biraz daha yükseltiyor. Durali mert bir insan... ''Hocam hata benim, Fikret Bey bana gereken uyarıları yaptı, ama ben hastayıuyarmayı unutmuşum'' diyor. Ama o ''benim muhatabım asistandır'' diyor. İçimden de ''ya sabır'' çekmiyor değilim... Baktım ki kum torbasına çevriliyorum adeta... Biraz dikleneyim de çomağını saklasın misali gözlerinin içine sert bir bakış sergiliyorum. Hiçbir şey söylemeden bir süre bakıyorum. Vücut dilimden anlıyor gelebilecek fırtınayı... Fırtına öncesi sessizlik...''Abi gururumu hedef alıyorsunuz. Beni Jivkov'a benzetemezsiniz, ben vatanını ve milletini seven birisiyim. Bu ithamlar hiç de hoş değil'' dediğimde yüzünde tikler beliriyor, yutkunuyor...Tek bir kelime söyleyemiyor. Ve o odadan çıkıyoruz. Başka bir koğuşa giriyoruz, ama ben hastaları sunarken hiç göz temasında bulunmuyorum; adeta duvarlara sunuyorum hastaları... İçimden de ''eşek tavlanmakla eti yenmiyor ki'' diyorum.

            Viziti bitirirken içimden yine şöyle diyorum: ''Dinime söven bari müslüman olsa!'' Zira onun asistanlığındaki sakarlıklarını daha önce bana anlatmılşardı. Vizitten sonra asistan odasına gittiğimde yine Hamit'i görüyorum. ''Emi yine birşeye canın sıkılmış'' diye takılıyor ve anlatıyorum olayı... Gülüyor... ''Takma, boşver'' diyor. Ve o günden sonra hep vücut dilimi konuşturuyorum. Daha işim yok da ''başüstüne'' diyeceğim... ''Hamit'' diyorum, ''başüstüne dediğimde de bir tavır koymuştu, sana o özlü sözü söyleyeyim mi!''

            ''Söyle emi!''

            ''Rahmetli nenem derdi ki eşek yemediği otu yiyince başı şişermiş!''

            Gülüyor, ama ne gülme...

            Bunları niye yazıyorum, hoş bir sada olarak kabul ettiğim için yazıyorum. Kin mi? Asla! Hani derler ya ''sitemler örüyor kaderin ağı!''

Yalovanedio.com Haber Ajansı
Yalova'nın En Hızlı Gazetecisi! / İHBAR HATTI / +90 551 207 34 15

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Facebook Yorumları

Disqus Yorumları